26 Eylül 2009 Cumartesi

Chris'le Aramdaki En Büyük Fark

Geçenlerde hanımla ne zamandır ara verdiğimiz film seanslarından birini gerçekleştirdik. Çocukları uykunun sıcak ve güvenli kollarına teslim edip demli çay eşliğinde başladık seyre. Film, afişinin bir şekilde beynime kazınmış olmasından mıdır bilmiyorum ama izlediğimi zannettiğim, Burak Büyükdemir hocamın geç okuduğum bir yazısıyla izlemediğimi farkettiğim The Pursuit of Happyness.
(Yazının bundan sonrasının bir anlam ifade edebilmesi için şunun okunması faydalı olacaktır.)

Film boyunca sık sık bakıştık hanımla birbirimize (bilirsiniz o bakışmaları). Hele o tuvalet sahnesinde resmen burnumun direği sızladı. Spoiler sayılır mı bilmiyorum ama film mutlu sonla bitiyor neyse ki. Tam da "..hisselerini (bilmem kaç) milyon dolara sattı" kısmında hanıma dönüp
-Gördün mü adam milyon dolara satmış ama hisselerini.
dedim. O da,
-Hee satmış ama anasından emdiği burnundan gelmiş.
dedi. Şöyle bir havayı kokladım ve baktım ki saha ve zemin müsait. "Buradan bir gol çıkar." dedim kendime ve gollük bir duvar pası girişiminde bulundum:
-Sence bu abiyle benim aramdaki en büyük fark ne?
Tabi ben son vuruşu yapmak için "Bilmem ki" tarzında bir şeyler bekliyorum cevap olarak. Aman Allahım! O da sanki böyle bir soru bekliyormuş beni top gibi sektirmek için, başladı sprite sponsorluğunda saydırmaya: "Yok sen olsaydın onu öyle yapmazdın, sen hayatta onu demezdin" falan falan. Anlayacağınız ofsaytta yakalandım. Kötüsü, baktım top benim kaleme doğru gidiyor. E buna da müsaade edemezdim:
-Ben aslında "en büyük" fark diye sormuştum ama sen maşallah...
-Eee söyle bakalım neymiş o fark?
-Yok ya boşver sen saydın işte hepsini (naz yapıp kendime çekiyorum)
-Söyle ama merak ettim şimdi, neymiş?
(ve işte tendonuna tekmeyi bastığım an) Mahzun bir edayla:
-Ben "karılarımız" diycektim ama...

Nihayetinde maç berabere bitti ve dostluk kazandı.

05 Ocak 2009 Pazartesi

Devenin Raks Etme Zamanı

Bir süredir etrafımda, özellikle medyada dönüp duran tartışmalar karşısında hissettiklerim Fuzuli'nin bir sözünü sık sık hatırlamama neden oluyor:
Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.
Bu çaresizliğin stresini bir hikayeyle atmaya çalışıyorum ben de üzerimden.
"Adamın birinin bir devesi ve eşeği varmış ve bunları çok çalıştırıp az aş verirmiş. Bir gün bunlar:

-Böyle giderse açlıktan öleceğiz, iyisi mi kaçalım

demişler ve kaçmışlar. Belli bir süre gittikten sonra çok güzel, çayır çimenin bol olduğu bir yere gelmişler. Burada belli bir süre sefahat içinde yaşamışlar. Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarındaymış. Derken bir kervan geçmiş oradan. Tabii bunlar korkup saklanmışlar. O esnada eşek:

-Deve kardeş benim anırasım geldi, dayanamayacağım

demiş. Deve:

-Yapma etme, anırırsan bizi görürler

dese de eşek dinlememiş anırmış ve kervan sahibi bunları görmüş. Hemen yakalayıp kervana almış ve üstlerine yükleri de yüklemiş. Bunlar çölde o ağır yüklerle giderken eşek dayanamamış ve pat diye yere düşmüş. Kervan sahibi:

- Bunun yükü ağır geldi herhalde

deyip eşeğin yükünü deveye yüklemiş. Biraz daha ilerledikten sonra eşek dayanamamış yine yere düşmüş. Kervan sahibi bu sefer:

-Bu hastadır herhalde

deyip eşeği de devenin üstüne atmış. Zavallı devenin gıkı çıkmıyormuş ama o yükler yetmezmiş gibi eşeği de taşımış. Tabii eşeğin de keyfine diyecek yokmuş. Derken bunlar bir dağın tepesine kadar gelmişler ve tam tepede deve:

-Eşek kardeş benim raks edesim geldi, dayanamayacağım

demiş. Eşek:

-Yahu etme, düşerim sonra

dese de dinletememiş. Deve raks etmeye başlamış ve bütün yüklerle beraber eşeği de dağın tepesinden aşağı yuvarlamış."
Evet, şimdi eşeğin anırma zamanıdır ama devenin raks etme zamanı da gelecektir.

01 Ocak 2009 Perşembe

Meleğim Yatırımcım

Yıl 2002. 20 yaşında, delikanlı çağında, kesseler acımaz kıvamındayım. Göztepe'den geçerken gördüğüm son model arabaların benim olması hayalini kuruyorum. Derdim binip hava atmak değil, satıp parasını evliliğe yatırmak. Seviyorum yani. Hem de çok. Razı değilim bir günün dahi farklı iki çatı altında geçmesine. Gel gör ki, Meleğim'in ailesi de evlenmesine razı değil. Bir gün okula diye çıkıyor evden Meleğim, istikamet arkadaşının evi. Ya razı edecek annesi babasını, kızının işsiz ve parasız bir öğrenciyle evlenmesine ya da istikamet bizim ev. Şükür ki razı ediyor annesi babasını ya da razı olası tutuyor babasının ve zafer bayramının bir gün sonrasında, ikinci sınıf bütünlemelerinin iki gün öncesinde istikamet dünya evi. İşte benim en (ve şimdilik tek) başarılı girişimim.
İşsizlik illetini hemen atamıyorum bünyemden. Öğrencilik illetini ise atarken hiç zorlanmıyorum. Sonra bir iş buluyorum kendime. Sonra bir başkasını... Sonra da bir başkasını... Ama bir türlü kendimi bulamıyorum. Derken birden internette buluyorum kendimi. Eşeliyorum, didikliyorum durmadan. Sergey'ler, Kevin'ler hatta Alex'ler çevreliyor etrafımı. Sanki bana "gel" der gibiler. Ben de "Gelirim ama önce bir hanıma sormam lazım" der gibi soluğu Meleğim'in yanında alıyorum. O da bana her aklı başında Türk kadınının verceği cevabı değil, azıcık aştan ağrısız baştan başka bir şey istememesine rağmen benim istediğim cevabı veriyor. Soruyorum;
-Neden?
Cevap veriyor;
-Gözündeki ışığa kıyamadım.
Ve başlıyor Meleğim'in yatırımcılık serüveni.
Yalan olduklarını bilmeden yalanlar söylüyorum sürekli Meleğim'e. O da yer gibi yapıyor. Boş bırakmıyor ama beni. Soruyor, sorguluyor, kilometre taşları koyuyor. Ben yetiştiremedikçe de usul usul kaydırıyor. Hep o ışık yüzünden.
Ee girişimcilik bu, bardakta (şişe miydi yoksa) durduğu gibi durmuyor meret. Çarpıyor adamı. Çarpılıyorum ben de. Hayalini kurduğum liraların uçup giden sıfırlarından bile eser yok. Girişimcilik belasına Meleğim'i mahrum bıraktıklarım geliyor aklıma: Annemden kalmayan (yeni) halılar, annesinden kalmayan (yeni) mobilyalar, çocuklara ranza, banyoya dolap, mutfağa aspiratör ve gidilmemiş filmler, yenilmemiş yemekler, alınmamış çiçekler ve daha neler neler... Bir yatırımcı olarak bana verdiği sadece gazdan ibaret değil yani.
Bir gün. Hep o "bir gün"ü bekliyorum. Yatırımlarının karşılığını içimdeki şükran ve minnet dışındaki şeylerle de verebileceğim "bir gün"ü... Ama biliyorum ki o beklemiyor. O sadece gözümdeki ışık hiç sönmesin, altı yıldır her şeye rağmen eksilmeyen mutluluğumuza halel gelmesin istiyor. İşte yatırımcım olduğundan daha çok Meleğim benim.

* Murat Esenli'nin Girişimcilik Belası adlı yazıma friendfeed'de yaptığı yorumda link verdiği harika yazısı üzerine soruyorum Meleğim'e,
-Ya bizim bir dibe vurma muhabbetimiz vardı, neydi o?
-Evet, "önce dibe vurcaz, sonra da yükselmekten başka şansımız olmadığı için yükselicez" demiştin. Ama kuyularda yaşayacağımızı söylememiştin.
O bunu söylerken gülüyordu (şimdi de mışıl mışıl uyuyor ). Ben de... Siz de gülün. Her zaman!
** Sürekli devrik cümle kullandım diye güzel bir yazı mı oldu şimdi bu!? Pehhh!

27 Aralık 2008 Cumartesi

Girişimcilik Belası

Düzenli bir geliri ve altımdaki dört tekeri terk edeli bir yıldan fazla olmuş. Nasıl da ikna etmiştim eşimi: "Canım en fazla altı ay... Fikir süper! Yazılımcıyı ayarladık. Tasarımı da o halledecek. Askerde olmasa daha kısa sürerdi ama olsun. Şirketten bizim X (bir arkadaşım) için aldığım borç para var ya, onunla ilgili Y Bey'le (eski patronum) görüştüm. Beş ayı geri ödemesiz dokuz taksitle ödeyeceğiz onu ama X hemen ödemeye başlayacak bize. Yani beş ay belli bir gelirimiz de olacak. Siteyi açtıktan sonra kendiliğinden yayılacak zaten (fikir süper ya). Ondan sonra da kısa sürede en kötü ihtimalle şimdiki durumumuza geliriz. İyi ihtimali sen düşün". Kendimi nasıl ikna ettiğim de ortaya çıkıyor böylelikle. Derken çalışmalar başlıyor.
Ofis, işe beraber girmeye ikna ettiğim arkadaşlarımın ofisi. Bir bilgisayar firması. Bu arada ikamet Gaziosmanpaşa, ofis Üsküdar'da (şu an Ümraniye'de). Kitap ve gazete okumak için bol bol vakit demek bu. Dert etmiyorum yani . Yazılımcımız civar illerin birinde yedek subay olarak askerlik yapmakta. İnternet bağlantısı mevcut. Hafta sonları İstanbul'da. Daha ne olsun.
Ben yerli ve yabancı sitelerde fink atmaktayım. Yurt içinde zaten yok da, yurt dışında neler dönüyor acaba bu social shopping ile ilgili diye eşeleyip duruyorum. Toplantılar, alınan kararlar, yenilen pizzalar, açılan basecamp hesabı, yapılacaklar listesi derken iyice havaya giriyoruz.
Tabi ben hem eşin dostun "ne iş yapıyorsun" sorularına cevap verebilmek, hem de biraz para kazanmak için şirketin bayiliğini almayı düşündüğü cihaz için kafa yormaya başlıyorum: "Tam Milli Eğitim Bakanlığı'na göre. Almayı planladıkları 1 milyon bilgisayar yerine bunu alsalar... 1.000.000 x $.... = Site işinden vazgeçsem mi acaba;)". Sadece kafa yormayla olmuyor ama bu işler. Birkaç küçük yeltenme ve sonuç hava gazı.
Bazı şeylerin ters gitmesi uzun sürmüyor tabi (ne büyük sürpriz ama). Yazılımcımızın askerde yaşadığı sıkıntılar bize de sirayet ediyor. Belirlenen kilometre taşlarını ileri kaydırıyoruz. Moraller bozuluyor. Sitenin ilk ekran görüntüleri neşemizi yerine getiriyor biraz ama öyle kalıyor.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Cahit Sıtkı Tarancı - 35 Yaş Şiiri'den
Bu arada bizim bilgisayarcı arkadaşlara bir büyükleri veriyor gazı:"Birbirine güvenen bu kadar adamsınız. Boş boş durmayın, risk alın, bir şeyler yapın"diye. Şartlar masaya yatırılıyor ve ithalat yapmaya karar veriliyor. Bu işe para koyabilecek biri daha katılıyor kadroya. Benim dışımda herkes bir şeylerle meşgul olduğundan araştırma ve raporlama işi bana düşüyor. Dalıyorum alibaba deryalarına. Akla yatan ürünler hafıza kartları ve USB bellekler. Araştırma yaparken ahşap USB bellekler üzerinde lazer işlemenin ne kadar güzel durduğu dikkatimi çekiyor. Ultra yaratıcı beyin boş durmuyor tabi. tish-o, ahşap USB ve lazer işleme üçlüsünü eşleştiriveriyor hemen ve al sana kişiselleştirilmiş ahşap USB bellek fikri. Söylemiyorum ama kimseye, "yine mi fikir" demesinler diye. Bekliyorum.
"Ne çabuk geçti bu beş ay yaa! Daha ortada ne fol var ne de yumurta. Aha da taksitlerin ödeme zamanı geldi. Ne halt etcez şimdi" (bkz. gayri ihtiyari kafiye) Telefon Y Bey'den:"Mehmet bi gelsene, görüşmemiz lazım". "Tamam" diyorum ama o ana geç ulaşmak için Zincirlikuyu'ya geri geri yürümeye razıyım. Kaçınılmaz son, varıyorum Zincirlikuyu'ya. Geçiyorum Y Bey'in karşısına. O da ne! Paradan bahsetmiyor Y Bey. Benim de vakıf olduğum faaliyetlerinden biriyle iligili fikrini anlatıyor ve bunun için bütün masrafları kendisine ait olmak üzere, benim adıma bir şirket ve farklı illerde on tane şube açmayı teklif ediyor bana. Benden istediği bu şirketin ve şubelerinin vergi dairesi ve ticaret odası kayıtlarının yapılması. Bütün masraflar yine ona ait. Karşılığında da kendisine olan borcumu silecek. Bunu parayı kurtarmak için teklif etmediğini de ekliyor bu arada. Teşekkür ediyor ve teklifi kabul ediyorum. Şu an kayıtlarda merkezi İstanbul'da, şubeleri Mersin, Adana, İskenderun, Rize, Konya, Merzifon, Balıkesir ve Konya'da bulunan bir şahıs şirketi sahibi olarak görünüyorum. Bu da girişimcilik sayılır mı? Pehh! Zor tuttum kendimi gülmemek için.
Ben Evliya Çelebi misali dolanıp dururken yazılımcımız askerliğini bitiriyor. İlk günlerdeki şevk ve heyecandan eser yok tabi ama ümitleniyoruz yine de.
Ben kişiselleştirilmiş ürün (customized product dedikleri) olayına abayı yakmış durumdayım. Bir gün bizim social shopping zımbırtısı ile ilgili konuşurken patlatıyorum bombayı:"Abi Türkiye'de yok bu ahşap USB bellekler. Baksana lazer işleme nasıl duruyor üzerinde. Düşün, isteyen istediğini işleyebiliyor üzerine. tish-o'nun t-shirtlere yaptığını biz ahşap USB belleklere yapıcaz yani. Nasıl!?" Fikir kafalara yatar gibi oluyor ve benim ROI'sinin daha hızlı olacağı yönündeki tiratım vesilesiyle social shopping zımbırtısını rafa kaldırıyoruz.
Şimdi bize bir lazerci lazım. Daha önce iletişim kurduğum lazerciyi arıyorum. Fason olarak yaptıramazmışız bu işi. Piyasada ucuz makineler varmış ama, $12.ooo. Ben yine dalıyorum alibaba deryalarına. Çin malı makineler $1.500'la $4.500 arasında değişiyor. Türkiye'deki distribütörlüklerde aynı makineler $8.500'a kadar çıkıyor. Bizim lazercinin bahsettiği Amerikan malı makinenin en düşük modelinin Türkiye fiyatı $13.000. Bir karar vermek lazım. Soruyorum bizimkilere "Bu işe para kazanmak üzere mi giriyoruz, para kaybetmemek üzere mi? Birincisi için paraya kıymamız lazım, ikincisi için ise adres belli". Birinciyi seçiyoruz ve peşinatla birlikte veriyoruz siparişi. Toplam maliyet 20.000 YTL.
Tabi bu arada beş ayın üzerinden bir üç ay daha geçiyor. Bizim X de maddi anlamda kuyruğu titrettiğinden değirmenin suyu iyice kesiliyor. Pasifler hanesine eklenen kalemlerse günü kurtarmalık. Ortaklar kurulunda halimi arz ediyorum. "OK" diyorlar ve altı aylık bir ödenek çıkıyor bana. En çok eşim seviniyor buna. İşler yoluna mı giriyor ne!
Bir akşam üstü bir telefon daha Y Bey'den. Yanına çağırıyor. Acabalar arasında varıyorum yanına. Al sana bir teklif daha. Ama ne teklif: "Mehmet'cim benim 500.000YTL kadar bir param var kenarda. Tatilde biriyle tanıştım. Gayrimenkul sektörünü tavsiye etti bana. Günde 4-5 saat yüzüp sırf bunu düşündüm ben de. Elimizdeki nakit parayla acil, ihtiyaçtan satılık olan kelepir yerler bulup satın alacağız ve en fazla 2 ay içerisinde en az %20 karla elden çıkaracağız. Koşturma senden, para benden. Aslan payını ben alacağım tabi. Senin altına bir tomofil, alıştan %5 ve satıştan %5. Mesai yok, ofise gelmek yok." Yüzdeliklerden çok diğer avantajlar cezbediyor beni, balıklama atlıyorum teklife (ama çaktırmadan). Yemekle kutluyoruz bu anlaşmayı.
Yakıt giderinin %10'u bana ait olan afilli dört tekerimle hem gayrimenkul araştırmasına hem de toplu taşımayla iki saat süren yolu yarım saatte alarak ofise gidiyorum. Bir yandan siteyle ilgili çalışmaları takip ediyor bir yandan da karlı gayrimenkuleri kovalıyorum. Hatta buluyorum ve 200.000YTL'ye Maltepe'de 135 metrekarelik üç tane daire satın alıyorum. Tek kusurları henüz ortada olmamaları. Yani bir fikri satın alıyorum. Karşılığında teminat senedi, farklı iki daire tapusu ve kendisinin de olurunu almama rağmen Y Bey'in tedirginliğini bertaraf edemiyorum. Bir gün bir telefon ve bir bahaneyle kayıyor altımdan afilli dört teker. Soğuyorum işten. Aradan da zaman geçince gidiyorum Y Bey'e "askıya alalım bunu şimdilik" diyorum. Kabul ediyor. Daireler yapılır ve satılırsa biraz rahatlayacağım ama henüz öyle bir ışık yok.
Sitede güzel şeyler oluyor. Yurt dışı örneklerin verdiği ilhamla(!) biraz daha değişiyor ve gelişiyor fikir. İlerisi için ümitlendiren ek fikirler de ortaya çıkıyor. Yazılımcımızın düğününü de atlatıyoruz bu arada. Ama kilometre taşlarıyla sorunlarımız var hala. Olsun!
Lazer işleme makinemiz harika işler çıkartıyor. Ama şimdilik sadece kendimizi tatmin ediyoruz bunlarla. Bu harika işler paraya dönecek ama ne zaman? Bekliyoruz.
Gel gelelim yarısını evelki borçlara harcadığım altı aylık ödeneğin de dibi göründü. Morali ölçen bir cihaz olsa bende nasıl bir sonuç verirdi merak ediyorum. Bazen iyi görünmek için öyle taklitler yapıyorum ki ben bile kendimi iyi zannediyorum. Bu arada ne oluyorsa yatırımcı olduğundan daha çok melek olan eşime ve pek de farkında olmasalarda iki oğluma oluyor. Üzülüyorum.
Bütün bunlara rağmen biri çıksa ve iyi bir maaşla iyi bir iş teklif etse, "Bırak bu işleri, olmuyor işte görüyorsun. Çok da fazla zorlamamak lazım." dese, sadece "hayır" demekle kalır mıyım bilmiyorum. Girişimcilik belası da bu olsa gerek. Bu beladan kurtulmak isteseydim bir daha asla fikir atölyesine takılmazdım mesela. Kendi başarısızılıklarıma yaptığım gibi, zor dönemlerden geçerek başarılı olanların başarılarına da gözlerimi kapatırdım. Ama olmuyor işte canına yandığım. OLMUYOR!
Bir yer var; biliyorum
Her şeyi söylemek mümkün
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum
Anlatamıyorum.
Orhan Veli

07 Aralık 2008 Pazar

Mezun Oldum



  • 2000 yılı ÖSS'sindeki ilk altı tercihim arasında yer almayan,
  • Lise'de bana takılan "avukat" lakabının verdiği gazla yedinci tercihime ve kaderin cilvesiyle hayatıma yerleşen,
  • İlk günlerde bir buçuk saatlik yol tepip, 300 kişilik amfisinde kendime yer bulamadığım,
  • Derslerini takip etmeyi alışkanlıklarımdan çıkarmakta zorlanmadığım,
  • "70 dediğin nedir ki!" deyip 1. sınıf vizelerinin çoğuna girmeye tenezzül etmediğim ve dolayısıyla sadece bir dersinden geçebildiğim,
  • Sınavlarında sadece bir kez kopya çekmeye yeltenip yakalanınca da bir daha asla denemediğim,
  • 2. sınıf bütünlemelerinden 2 gün önce dünya evine girip kendisiyle aramdaki mesafeye mesafe eklediğim,
  • Girmediğim derslerinden alamadığımı erken stajla avukatlardan almayı denediğim ( ama sadece denediğim ),
  • Avukatlardan yediğim kazıkla da kendisinden iyice soğuyup gelecek planlarımdan çıkardığım,
  • "Nasıl olsa rövanşı var"deyip, iş-güç belasına çoğu final sınavına girmediğim,
  • 4. senenin sonunda kucağımda bulduğum 16 dersinin 13 tanesini 1, (sonuncusunu 2 Aralık 2008'de olmak üzere) 3 tanesini de 3 senede verdiğim

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden 8 senenin sonunda nihayet mezun oldum!!! Prangalarımdan kurtulmuş gibiyim. "Pranga" deyince geçenlerde denk geldiğim bi arkadaş geldi aklıma ( Bu "bi arkadaş"tan bahsetmek için lafı prangaya getirmiş de olabilirim tabii ).


Kendisiyle birçok ortak noktamız olan bu hukukçunun mutlu sonla biten dramını şurada derlemişler. Hikayenin tamamı ise flickr'da.

03 Aralık 2008 Çarşamba

Asosyal Network İnsanı

Akıntıya kendimi kaptırıp facebook hesabı açtıktan ama çok çabuk sıkıldıktan sonra diğer web 2.0 enstrümanlarına (özellikle sosyal olanlara) mesafeli yaklaşmaya başlamıştım. Ama tabi akıntıya bir yere kadar mukavemet gösterebiliyor insan. Önce twitter hesabı açtım kendime bir tane. Delicious ve stumleupon da onu takip etti. Son olarak da sıra friendfeed hesabı açmaya geldi. Açtım da. Ama twitter ve friendfeed hesabı açmanın bir anlamı olması için takip edecedğiniz birilerinin olması gerekiyor. Bu ortamların raconu nedir bilmediğim için elim follow ve subscribe butonlarına gitmedi bir türlü. "Hop bilader, sen de kimsin" tepkisi alabilirmişim gibi geldi. Önce twitter'da sonra friendfeed'de birilerinin beni eklediğini görüp içimden "hop bilader, sen de kimsin" demek gelmediği için ben de hunharca tıkladım butonları.
Sonra bir şey farkettim. Butonlarına tıkladıklarımı tanıyordum bir şekilde. Bloglarını, yaptıkları işleri takip ettiğim ya da etkinliklerde sıkça karşılaştığım kişilerdi çoğu. Ama büyük ihtimalle ben, aşina bir yüzden başka bir şey değilim onlar için. Katıldığım etkinliklerde, okuduğum makale ve kitaplarda işin ehilleri "network, network, network" derken demek onları anlamamışım. Anladıysam da yanlış anlamışım. Ya da sadece çekingenliğime kurban gitmişim. Bilmiyorum.
Ve işte karşınızda asosyal network insanı!

28 Ekim 2008 Salı

Prison Break - Blogger'ı (serbest) Bırak

Beceremedim şu düzenli blog yazma işini. Son yazımın üzerinden sekiz ay geçmiş mesela. Bu arada bir şeyler yazasım gelmedi değil ama... Aması falan yok aslında, yazmadım işte.
Şimdi bakıyorum da yazmaya başlamama hep bir şeyler vesile olmuş, kendiliğimden başlamamışım hiç. Marketingist'e katılmışım yazmışım, bir kitap okumuşum yazmışım. Bir de aralara bir şeyler serpiştirmişim. Bu yazıya da bir şey vesile oldu. Ama bu seferki pek bi nahoş: Blogger'a erişimin mahkeme kararıyla engellenmesi. İlk öğrendiğimde artık alan adı, hosting işlerine falan girmem gerek diye düşündüm. Sonra Ad Marketum'da Özgür Emre Öztürk ile Eren Kumcuoğlu arasındaki diyalog, "hele bi dur" dedirtti bana. Demek ki alan adı, hosting hesabı yapan tek blogger ben olmayabilirmişim. Ortaya konan onca tepkiye anlam vermeye çalıştım bir süre. Bu işte bir yanlışlık olmalıydı sanki. Sonra içimde anlamsız, mantıksız, saçma sapan bir suçluluk duygusu peydahlandı. E serde de Donkişot'luk var ya "Hiç bir yere gitmiyorum" dedim kendi kendime, "Bir şeyler yazacaksam burada yazacağım".
Blog, Blogger, yazmak, yazmamak, Donkişot, sansür falan gibi şeyler kafamda fink atarken aşağıdaki gibi bir şey çıktı ortaya. Yine sansüre inat, YouTube'a upload ettim onu da. Çıktığım yerden buraya varmayı planlamıyordum ama böylesi daha iyi oldu sanki.
Bu arada daha yazıyı yayınlamadan Blogger'a erişim yasağının kalktığını öğrendim. El altında bulunsun yine de, her an lazım olabilir.




Güncelleme: Sansür karşısındaki dik duruşumla (pehhh) ilgili olumlu tepkiler almakla beraber önemli olanın mesajı geniş kitlelere ulaştırmak olduğuyla ilgili uyarılarda bulunanlar da oldu. Yok be yalan! Kimseden numunelik de olsa bir aksiyon almadım. Bir de böyle deneyeyim dedim ben de.


Prison Break - Blogger'i (serbest) Bırak from Mehmet Cakir on Vimeo.